
Alevi dünyasında, manevi olarak Hacı Bektaş’ın makamında oturup onun görevlerini yerine getiren kişiye “Postnişin” denir.
Postnişinler Çelebi ailesinden – yani Çelebi soyundan gelen kişiler içinden seçilirler.
Postnişinler yol eridirler (yani din adamıdırlar) günlük politikayla da siyasetle de ilgilenmezler ama eğer ülkenin işgal edilmesi ya da ilhak edilmesi gibi bir durum varsa, bu işgale – bu ilhaka direnen güçlerle birlik olup, işgale karşı direnişin başına geçebilirler; Alevi tarihinde bunun çok bilinen iki örneği vardır: bunları sırasıyla anmak istiyorum.
Hacı Bektaş postnişini Çelebi Cemalettin Efendi, Ruslar Erzurum’u işgal edince, 1916 yılında “Gönüllü Bektaşı Mücahit Alayı” adıyla, gönüllü taliplerden oluşan, askeri bir birlik kurarak, Erzurum bölgesine gidip, İşgalci Rus askerlerine karşı savaşmıştır. Cemalettin Çelebi’nin bu namından bu prestijlinden dolayı, Sivas Kongresinden sonra, “Heyet-i Temsile” başkanı olan Mustafa Kemal Paşa 22 Aralık 1919’da Hacıbektaşta gelerek Cemalettin Çelebi ile görüşüp, onun da desteğini almıştır; Cemalettin Çelebi bu görüşmede Alevilerin Cumhuriyet talebini Heyet-i Temsiliye başkanı Mustafa Kemal’e arz etmiştir. Mazhar Müfit Kansu’nun kitabını bu gözle okuyun, o tarihlerde açık açık Cumhuriyeti talebinde bulunup, Cumhuriyetin kurulmasına destek olan Çelebi Cemalettin Efendidir; bunun değerini yeri geldikçe anlatıyoru.
Cemalettin Çelebi’nin Rus işgaline karşı gönüllü Mücahit alayımı kurup, bu birliğe asker toplanası ile ilgili Nuri Dersimin kitaplarında epeyce bilgi var, bu konuda onların okunmasını isterim ama burada bir Osmanlı paşasının anılarından konuyla ilgili bir bölümü aktaracağım.
Aziz Semih İLTER, “Kafkas Cephesi Hatıraları” adlı kitabında, Cemalettin Çelebi’nin askeri birliğinin Erzurum’a gelişi ile ilgili şunları yazıyor:
Aziz Semih İlter’in bu konuyu anlattığı paragrafın tümünü alıyorum:
“Enver Paşa’nın Teşkilâtı Mahsusa belâlarından sonra Yakup Cemil Alayının teşkilini ve orduya gönderilmemesini, Genel Karargahtan istemiştik.
Ondan sonra bir de Bektaşî Alayı ortaya çıktı. Hiçbir kitapta yeri olmayan bu
ruhanî teşkilât çetecilik ruhunun bir ürünüdür. Mevlevi Alayı Suriye’ye gidince
Bektaşî tarikatını de siyaseten bir alay olarak ortaya çıkarmakta fayda
görmüştü. Hacı Bektaş Çelebi Efendi’nin komutasındaki bu alaya Galip Bey adlı bir binbaşı askerî müşavir olarak tayin edilmişti. Bu alayın yürüyüşünü
Galip Beyin şikâyet telgrafları öğretiyordu. Galip Bey, Çelebi Efendi’nin yolda bütün köylülerin mallarını aldığını yazıp duruyordu.
Alay Erzurum’a geldi.
Çelebi Efendi’ye bir hane tahsis edilerek ve erzak gönderilerek istirahat etmesi sağlandı. Galip Efendi’yi dinledik. Çelebi Efendi geçerken bütün köylüler yollara çıkarak koyunlarını, sığırlarını, mallarını, Çelebi Efendi’ye
takdim ediyorlarmış. Çelebi Efendi de bunları alıp diğer yerlere satarak nakit paraya çeviriyormuş. Meselede bir zorlama ve baskı olmayıp hediye olduğuna karar verilerek mesele kapandı.
Fakat Çelebi Efendi artık Galip
Efendi’yi istemiyordu. Onu Bektaşî Sabri Beyle değiştirdik. Askere en fazla muhtaç olduğumuz zamanda gelen bu alayı hemen talimgaha göndererek talimlere başlattık. Zaten hepsi bakaya, firari ve esnan erbabından
olduğundan ordunun malı demekti.
Bunları Çelebi Efendi’ye anlattık. Ordu
komutanı bir muharebe madalyası verdi. Çelebi Efendi de muharebenin fazileti, âmirlere itaatin farzı hakkında bir nasihatname yazdı. Tekrar asker toplayıp getirmek vaadiyle geri döndü. Bu nasihatname bastırılarak askere dağıtıldı. Zaten daha önce de Enver Paşa, matbu kurşun geçmez muskalar
göndermişti! Onlar da dağıtılmıştı. Zannederim ki askerlerimiz, bizim bu saf
inancımıza hayli güldüler.
5 Şubat 1916’da Bizim Kuvvetimiz ve Rusların Kuvveti” Sayfa 76- 77
Aziz Semih İlter’in
Kafkas Cephesi Hatıraları kitabından Osmanlı komutanlarının Alevilerle ilgili hem ön yargılı hem de bilgisiz oldukları anlaşılıyor.
*
Tıpkı Çelebi Cemalettin Efendinin yurt savunmasına katıldığı gibi, Hacı Bektaş Postişini Kalender Çelebi de, 1522 yılında Dulkadiroğlu ülkesi ilhak edilince, bu ilhaka karşı direnişin başına geçerek 1527 yılında Dulkadiroğlu beyi Deli Dündar ile birlikte İşgalci Osmalı Devletine karşı yapılan direnişin önderliğini yapmıştır.
Bugün konunuz Kalender Çelebi’nin Hurucu olduğu için Kalender Çelebi’nin Hurucu üzerinde daha çok duracağız.
*
Velayetname’nin “İbrahim Hacı” bölümünde, “Hacı Bektaşi Veli, Rûm ülkesine, Türkmen içinde, Zulkadirli ilinde, Bozok’tan girdi” der.
Bu Hacı Bektaş’ın Türkmen içinde Dulkadiroğlu oymağı ile yakın ilişkide olup, onlarla yoldaşlık ettiğini gösterir.
Hacı Bektaş, Dergahını da Dulkadiroğlu ülkesinde kurmuştur.
Velayetname’nin “Hırkadağı” bölümünde ise:
“Hünkâr, Sulucakaraöyük’te, Kadıncık’ın evinde yerleşince kerametini işitenler, ziyaretine gelmeye başladılar. Fakat huzurunda toplanan muhipler ve halifeler, köyün havasından incindiler. Hünkâr’a bir yolla anlatalım da deniz kıyılarında bir yere gitsinler, biz de bu sayede sıcak bir yerde karar edelim dediler. Birgün toplanıp Hünkâr’a, burasının yeli pek çok, durmadan esiyor diye söz açtılar. Hünkâr, erenler, bizi ziyarete geliyorlar, onun için çok yel esiyor dedi. Gene bir gün, bu Karaöyük’ün karı fazla, soğuğu şiddetli, erenler bir alçan ve deniz kıyısı yerde karar etselerde gelen abdallar, çıplaklar, garipler de rahata kavuşsa dediler. Hünkâr, bu sözlerden incindi. Hakk’a giden hak uğruna hakkıyçin dedi, bu yerden daha soğuk ve daha yüksek bir yer olsaydı oraya gider, oraya yerleşirdim dedi.
Halifeler, Hünkâr’ın, Sulucakaraöyük’ten gitmeye razı olmadığını anladılar, artık bu işe ait hiçbir sözde bulunmadılar” der.
Kıssadan hisse şeklinde ki bu anlatımlar, Hünkâr’a, Dulkadiroğlu ülkesinden başka bir yere gitmesinin önerildiğini, Hünkâr’ın da bu teklifleri reddedip, bu tekliflerden rahatsız olduğunu göster.
Hacı Bektaş Dergahının ayakta kalan binaları da, bu binanın yapımının kolay olmayıp, o yöre beyinin yardımını görmüş olduğu anlaşılır.
Hacı Bektaş Dergahının da içinde bulunduğu Dulkadiroğlu ülkesi, 1522 yılında, Osmanoğulları Beyliği – Osmanlı Devleti tarafından ilhak edilir.
Dulkadiroğlu Ülkesi işgal edildikten üç buçuk – dört yıl sonra yani 1526 yılında, Osmanlı Ordusunun Macaristan’a sefer düzenlediği yani Macaristan’ı işgal etmeye gittiği bir dönem de Dulkadiroğlu Beyzadeleri, Baba Zünnün önderliğinde bu işgale karşı huruç ederler; yani başkaldırıp, isyan ederler; Faruk Sümer, “Oğuzlar” kitabında, Baba Zünnün’a destek olan oymakları sayar; konuyu merak eden orayı okumalıdır.
*
Yavuz Sultan Selim ile Kanuni’nin Divan Katibi olup, bu ayaklanmayı bastıran Pargalı İbrahimin yanında bizzat bulunan divan Katibi Celalzade Mustafa Efendi bunları kitabında anlatıyor.
Yavuz ile Kanuni’nin Divan Katibi olan Celalzade Mustafa Efendi bu süreci kitabında anlatırken şöyle der: Ordularımız 1526’da bütün Macaristan’i işgal ettiğinde 150 askerimiz şehit olmuştu. Biz Macaristan işgali ile uğraşırken birde duyduk ki, Türkmenler Baba Zünnün önderliğinde isyan etmişler, ilk çarpışmada 400 askerimiz şehit olmuş; dikkat ederseniz bütün Macaristan’in işgalinde 150 asker şehit veren Osmanlı Ordusu Anadolu’da isyan eden Türkmenlerin isyanı başlar başlamaz 400 askerini şehit veriyor; Osmanlı Ordusu asıl zayiatı Anadolu Türkmen yurtlarını işgal ederken verir.
*
Baba Zünnün Hurucundan bir yıl sonra da Hacı Bektaş Postnişini Kalender Çelebi ile Dulkadiroğlu Beyi Deli Dündar önderliğinde daha büyük bir huruç hareketi başlar. Baba Zünnün önderliğindeki güçler de Tokat’ın Kazovası Bölgesinde gelip, Deli Dündar güçleri ile birleşirler; Pir Sultan bunu, “Sancak kalksın Kazoya dikilsin” diye bir deyişinde ifade eder.
Kazovasının yakınlarında olan “Cincife” diye anılan bölgede, Osmanlı güçleri ile Deli Dündar ile Kalender Çelebi’nin başında bulunduğu güçler arasında savaş olur; Kalender Çelebi güçleri Osmanlı Ordusunu bozguna uğratarak, Osmanlı Ordusunun silahlarına, teçhizatlarına el koyarlar. Bundan sonra Sivas ile Banaz arasında ki Karaçayır bölgesinde bir çatışma daha olur; bu savaşı da Kalender Çelebi ile Deli Dündar’ın başında olduğu güçler kazanırlar.
30 bin ile 40 bin kişiyi civarından olduğu söylenen Kalender Çelebi güçleri Gürün üzerinden Sarız’a doğru yönelirler.
Bu dönemde bizzat yaşayıp, Osmalı Veziri Pargali İbrahim’in yakınında olan, yazdığı kitapta Osmanlı Devletinin Divan katibi olduğunu söyleyen Celalzade Mustafa Çelebi, “Muhteşem Çağ” diye yeniden yayımlanan, “Tabakâtü’l Memâlik ve Derecâtü’l – Mesâlik” adlı ünlü eserinde, Başsoros Yaylasında Kalender güçlerini çevirip, başlarını kestiklerini yazıyor.
Günümüzde Sarız ırmağı diye bilinen çayın eski dönemlerdeki adı “Soros Nehridir”. Sarız Irmağının çıktığı yere de “Başsoros” deniyormuş; Kalender Çelebi hareketinin bastırıldığı yer burasıdır yani Başsorostur.
1527 yılında Kalender Çelebi’nin başında olduğu huruç hareketi bastırılınca Hacı Bektaş Dergahı kapatılır; tarih 1527.
Bir ülkeyi ilhak eden işgalci olan devlet, elbette ki işgal ettiği halka kötü davranır, vergilerini artırır ama bu başkaldırıların asıl nedeni işgale yani ilhaka karşı bir başkaldırı oluşudur. Hacı Bektaş Postişini Kalender Çelebi, ülkeleri ilhak edilen Dulkadiroğlu Beyleri ile beraber İşgale karşı direnişin başına geçmiştir; bunun böyle anlaşılıp anlatılması gerektiğini düşünüyorum; bu başkaldırı bir yurt savunmasıdır. Mahir Çayan, teori de sınıflar mücadelesi kelimeler üzerinden yürür der, bunları anlatırken seçip, kullanacağımız kelimeler önemlidir. Kalender Çelebi, Osmanlının ilhakına, işgaline karşı direnişin başına geçiyor; ben konuya böyle bakılması gerektiğini düşünüyorum.
*
Kalender Çelebi’nin katledilmesinden 23 yıl sonra, Kanuni Sultan Süleyman, eşi Mahi Devranın abisi olan, Server Paşa namıyla devlet görevlerinden bulunmuş olan Arnavut asıllı Sersem Ali Babayı, -günümüzde kayyım atandığı gibi – Hacı Bektaş Dergahının başına “Dede Baba” sıfatıyla Postnişin olarak atar.
Sersem Ali Dede Baba’nın Hacı Bektaş Dergahını yönetmeye başlayınca, o zamana kadar Dergahı yöneten ÇELEBİLER ile onlara destekleyen Pir Sultan gibi Alevi önderleri, “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” diyerek bu atamaya karşı çıkarlar, böylece de Hacı Bektaş Dergahı etrafında var olan kitler ikiye bölünür.
Padişahın atadığı, “Dede Baba” etrafındaki gurubu destekleyenlere “Babaganlar” kolu yada “Babagan Bektaşiler” denilir.
Hacı Bektaş’tan bu yana Dergahta söz sahibi olup Dergahı yöneten kitleye de ÇELEBİLER kolu yada Dedeler kolu denir. Bu Alevi dünyasını etkileyen, günümüze kadar sürüp gelen en önemli ayrılıktır.
Böylece Hacı Bektaş Dergahında “ÇELEBİLER ZANANI” sona erer.
Osmanlı Devleti bu tarihten sonra yani 1550 yılından sonra, Osmanlı Devleti tarafını destekleyip, Osmanlı Devleti ile işbirliği yapan Alevi dedelerine de Nakibü’l Eşraf kurumunca bir nevi kayırma belgesi olan “Şecere” denen belgeler dağıtmaya – vermeye başlar.
Osmanlı Devleti ile işbirliği yapma “şerefine Nail olan” birçok dede Ocağının elinde böylesi “şecere” denen belgeleri vardır; masum değiliz hiçbirimiz türküsü bir hakikati anlatır.
Sonra tarih ilerler, 1826 yılında Osmanlının “Vakayi Hayriye” Alevilerin de “Hayırsız vaka” dedikleri ikinci Mahmut döneminde, Dergahların malına mülkün el konulup, Dergahların binaları Nakşibendi tarikatine verilir.
1826’da Hacı Bektaş Dergahını sahiplenen Nakşibendi tarikatı Dergahın bir bölümünü camiye çevirerek, 1834 yılında Dergahın içine Cami minaresi yaptırırlar.
Hacı Bektaş postnişini Kalender Çelebinin Hurucu ile ilgili muhabbetinizi Şah İsmail’in Kalender Çelebiyi anlattığı bir deyişle bitirelim istiyorum:
Aşk ile
*
KALENDER ÇELEBİ İLE İLGİLİ HATAYİNİN DEYİŞİ
İki alemde sultandır Kalender
Kadimi küfr ü imandır Kalender
Kalenderdir hakikat-ı sırr-ı kevneyn
Emir-i hayy-i fermandır Kalender
Kalender Mustafa ve Murteza’dır
Zihi cism ile hem candır Kalender (zihi: ne mutlu)
Cihan içinde sertâpâ bürehna
Şehin âşkına kurbandır Kalender
Misâfirler ki mest-i cam-ı Hakk’tır (Hak kadehinden sarhoş olmuş)
Visâl-ı Şah’a mihmandır Kalender
Geç imdi şöhret-i alem göründü
Hisaba cümle ihsandır Kalender’
Velâyet Kâ’besin açtı Hatayi
Gulam-ı Şah-ı Merdân’dır Kalender.





