reklam
reklam
DOLAR44,8950% 0.23
EURO52,8913% -0.09
STERLIN60,8054% 0.01
FRANG57,4619% 0.49
ALTIN6.966,26% 1,07
BITCOIN74.816,51-1.203
reklam

UMUT HABER YAZARI RIZA AYDIN YAZDI…’TARİH BÖYLE DİYOR’…

Yayınlanma Tarihi : Google News
reklam
TARİH BÖYLE DİYOR. Elimizdeki kitabın ilk baskısı 1490’da ikinci baskısı da 1559’da, Venedik Cumhuriyeti’nde yapılmış, Şah İsmail’in dedesi Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı anlatan bir kitap. Yazar Avrupalıların o zamanlar “Büyük Türk” dedikleri Fatih İle yine Avrupalıların “Küçük Türk” dedikleri Uzun Hasan’ın savaştığı Otlukbeli (1473) savaşında oradaymış. Hakkında bir iki çift söz edeceğim bu kitap, Türkiye’de “Sultanlar ve Savaşlar” adıyla 2007’de Tufan Gündüz hocanın çevirisi ile yapılmış. Kitabın Vatikan baskısının önsözünde şöyle deniyor: “Trabzon İmparatoru Calo Johannes, Despina Hatun adlı kızını İran hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirmiş, Valenzo adlı diğer bir kızını da Archipelago Dükü Lord Nicolo Crespo’ya vermişti.” Kitabın içinde Trabzon Rum kralı Calo Johannes’ın kızı Despina Hatun’u, Uzun Hasan Bey ile evlendirmesinde bir ayrıntı var ki, sizleri bilmem ama bana ilginç geldiği için aktarmak istiyorum: “Calo Johannes, Osmanlı Sultanı 2. Murad’ın gücünden korktuğundan sıkıntılı günlerinde Hasan Bey’in yardımıyla kuvvet kazanmak istiyordu. Bu yüzden Hıristiyan dininde kalması ve dini merasimleri yerine getirmesi için hizmetinde keşişler bulundurması şartıyla kızını Hasan Bey ile evlendirdi.” Şah İsmail’in anası, “Marta Alemşah Begüm Hatun’un”, anasının böylesi bir özelliği olduğunun bilinmesininin hoş bir ayrıntı olacağını düşünüyorum. Kitap Venedik’e gelin giden, Valencia’nın çocuklarından birinin, Halası Despina’yı ziyareti görüntüsü altında, Akkoyunlu ülkesine gidip, gördüklerini Venedik devletine rapor edişini anlatıyor. Venedik Cumhuriyeti, İran ile Diyar-ı Bekir ülkesinin hükümdarı Uzun Hasan Bey ile Venedik Cumhuriyetinin ilişkisini kurmak, oralar hakkında bilgi toplamak için Despina Hatun’un bacısının çocuğu olan Caterino Zeno’yu İran’a göndermiş. Kitap bu gezi notlarından oluşuyor; aslında kitap Venedik hükümetine sunulan resmî bir rapor. Venedikli yayıncı kitabın anlatımına şöyle devam ediyor: “... Bundan dolayı, bu hür insan yani Caterino Zeno gönül rızası ile İran’a gitti. Gerçekte bu düşüncesi hata değildi. Çünkü pek çok zorluğa ve tehlikeye katlandıktan sonra Tebriz’de Uzun Hasan ve eşi Despina Hatun’un huzuruna çıktı. Hatun kız kardeşinin oğlunu tanıdı. Caterino her ikisinden epey saygı ve iltifat gördü.” Telefonla yazmak zor olduğu için kitaptan yazmayı düşündüğüm iki sayfanın resmini koyacağım ama ben önsöz yazarının söylediği başka bir noktaya dikkatinizi yöneltmek istiyorum. Kitabın önsözünü yazan Venedikli şahsiyet şöyle diyor: “İnsanların işlerinin değişmesine sebep olan olaylar veya gelişmeler hakkında fikir yürüten herkes hayrete düşer. Ama antik devirlerin tarihlerini okuyanlar daha çok şaşırırlar. Çünkü onlar, Cumhuriyetlerinin, azameti ve kudretli saltanat kurumlarının yıkılıp gittiğini ve kendilerine ait ufacık bir isim veya işaret dahi kalmadığını görüyorlar. Yine gelişmeler ve olaylar cümlesinden, kavimlerin pek çoğu kendi vatanlarını terk ederek tıpkı başı boş ve hızla akan ırmaklar gibi diğer kavimlerin üzerine akın edip onları ülkelerinden sürdüler. Bu yüzden şimdi soylarının pek çoğunun tanınmadığını görüyoruz. Örnek olarak yoksul İtalya’yı -ele- alalım: Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra barbar ve yabancı milletlerden pek çok grup kuzeyden buraya indiler. Halkı evsiz barksız bırakıp; konuşulan dili, şehirlerin, ırmakların ve dağların adını değiştirdiler. Şehirleri yerinden kaldırdılar ve daha sonraları asıl yerlerine yakın noktalarda yeniden kurdular. Bu olay sadece İtalya’da değil aynı zamanda Gallia’da da meydana geldi. Çünkü, Franklar gibi vahşi yaratılışlı milletler orayı hakimiyeti altına alınca bu toprakların halkından ve ardından geriye bir eser kalmadı. Yine bu durum şimdi İngiltere diye söylenen Britanya, şimdi Macaristan diye bilinen Pannonia ve diğer pek çok ülkede de -onları saymak üzüntü vericidir- meydana geldi. Ama dertli ve yoksul Yunanlıların adını zikretmeye tahammül edemiyorum. Bütün antik devir yazarlarının övdüğü, geçmişte bilim yuvası ve insanlığın öncüsü olan Yunanlılar, bu gün rezil bir şekilde Türk imparatorluğunun pençesine düşmüşler; vahşi ve kültürsüz taifeler orada yer-yurt tutmuşlardır. Bu bela bütün Asya’nın başına gelmiştir. ...” Yazar Asya’daki durumu anlattıktan sonra, attaki paragrafta anlatımını şöyle sürdürüyor: “Sayısız miktarda bir topluluk da gelip Küçük Asya’ya yani Bitinya, Frigya, Kapadokya ve Paflagonya’ya yerleşip onun adını Türkiye (Türkeli olacak -Rıza) koydular.” Bu esnada Med, Part ve İran’ın hakimi olan Hülağu Han ölünce halefleri bu beldelere değişik isimler verdiler. Hatta zamanımızda bile Uzun Hasan’ın kızlarından birinin oğlu olan Sufi (Şah İsmail’den bahsediyor -Rıza) bu memleketleri kendi adı ile anmaktadır. Uzun Hasan veya başka bir deyişle yukarıda adı geçen Hasan Bey ile Sûfi Şah İsmail’in faaliyetlerinden ve hayatlarından bütünüyle doğru olarak bahseden yazılı metinler elime ulaştı. Bu yüzden bu yazıları Marco Polo Seyehatnâmesi’nin ve Ermeni Seyehatnâmesi’nin ardından neşr etmeyi uygun görüyorum. Bundan başka, bu kitapların hepsinin konuları bir olup -her ne kadar özde aynı ise de rivayetleri muhteliftir- sanırım okuyucularımı büyük ölçüde meşgul edecekler. Gördüğünüz gibi, Uzun Hasan’ın hayatından bahseden ilk müellif Giovanni Maria Angola adını taşıyor. Kendi tarihinde yazdığına göre “Büyük Türk” Sultan 2. Mehmet’in oğlu Mustafa’nın hizmetinde bulunmuş ve Büyük Türk’ün, Fırat Irmağı kenarında Uzun Hasan’ın ordusu ile yaptığı savaşlara (1473’deki Otlukbeli Savaşını kast ediyor-Rıza) katılmıştır.” Burada Venedikli yazarın sözünü balla kesip, şu noktaya da dikkatinizi çekmek istiyorum; dikkat ederseniz burada Kürdistan’dan hiç söz edilmiyor. Marco Pola’nın haritalarına bakın, bu tarihte Kürdistan, Musul’un Güney’inde bir coğrafyayı kapsıyor. Bu günkü Anadolu’ya Türklerin gelişi ya da istilası -ne derseniz deyin artık- Kürtlerden öncedir. Kürt nüfusun Anadolu’da bu kadar etkin oluşları, 1517’de Osmanlı Hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in bu bölgeye hakim olması İle başlıyor; Yavuz, Akkoyunlu -Safevi Kızılbaş Türkmen nüfusu buralardan sürüp, onların yerine Musul’un güneyindeki Kürdistan’da yaşayan Kürt’leri getiriyor. Burada belirtmeliyim ki, 1401’de Timur, Dımışkı denilen Şam’ı alınca, Diyar-ı Bekir ülkesini Akkoyun Türkmenlerinin temsilcisi Kara Yölük Osman Beye veriyor; O zaman Diyar-ı Bekir, başşehri Kara Amid olan bir ülkeymiş. Eski adı Amid olan, bu günkü Diyarbakır şehrini, Tiğraniler diye anılan Ermeni krallığının kurucusu Büyük Tiğran milattan önce birinci yüzyılda kurmuş. İnsanın Yunus Emre’nin şu sözlerini anmadan geçesi geliyor: “Mal sahibi mülk sahibi Hanı bunun ilk sahibi Malda yalan mülkte yalan Birazcık da sen oyalan” Dünya tarihinin tümü böyle anlaşılan. Burada şaşılacak bir şey yok. Bizeyse, yaşanılan tarihin fotoğrafını çeker gibi, olanı olduğu gibi yazıp, anlatmak kalıyor. Sürçü lisan ettiysem af ola. Saygılarımla ya da Alevi terminolojisi ile söylersem: Aşk ile İriza Aydın. Kaymak Köyü.
reklam

reklam