
PİR SULTANI ANLAMAK
Her insan her şeyden evvel çağının tanığıdır; kişi bir çağda, yaşadığı bir coğrafyanın toplumsal sorunlarına karşı tutumuyla kendi kendini var eder. Bir kişiyi anlamanın yolu, onun yetiştiği ortamı, yetiştiği çağı bilmekten geçer. Bunun için Fuat Köprülü Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.”[1] Pir Sultanı anlamak da, onun yaşadığı bu koşullarda, onun nasıl bir tavır alıp, bize nasıl bir mesaj verdiğini anlamaktan geçer.
Pir Sultan’ın deyişlerinde, yol, yola bağlı olmak, yola yoldaş olmak, yolun bozulması, ikrar verip, ikrarında durmak, Şah, Çelebi, Şaha gitmek[2], sözlerinin sıkça geçiyor olması, yaşadığı bu çağın bir sonucudur. Bu yüzden Pir Sultan Abdal’ı anlamanın yolu, onun yaşadığı bu süreci anlamaktan geçer.
Bu yüzden, Pir Sultan’ı iki ayrı konumun insanı olarak düşünebiliriz.
1 – Pir Sultan’ı, Banaz çevresinde yaşayıp, Alevi deyişleri söyleyen, sade, sıran bir âşık olarak düşünebiliriz; eğer böyle düşünürsek, o zaman Tuna Nehri kenarlarında[3], Pir Sultan mahlasıyla deyişler söyleyen kişiyi, başka biridir diyebiliriz. Yok, eğer böyle düşünmezsek durum değişir.
Pir Sultan’ı, bir dava adamı, kendini yola vermiş bir militan, bir yol eri olarak düşünürsek eğer, o zaman durum değişir. Doğru olanda Pir Sultan’ı bir dava adamı, bir yol oğlu olarak düşünmektir, zaten O’da bir deyişinde buna işaret ederken şöyle diyor:
“Dost elinden dolu içmiş deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Bende bu yayladan Şah’a giderim.”[4]
Pir Sultan’ı bir dava adamı, Nizarilerin “dai” dedikleri manada yol eri olan bir militan olarak düşünürsek eğer, o zaman Pir Sulta’nın, bu Yolun gereği olan, üzerine düşen hizmetleri yerine getiren, bu yolda yaşanan sorunları, bu yolun taraftarlarının olduğu her yere gidip konuşan biri olarak düşünebiliriz; doğru olanda böyle düşünmektir. “Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim, bende bu yayladan Şah’a giderim ” diyen Pir Sultanı Abdal’ı da böyle düşünmemiz gerekir. Pir Sultan’ı bir dava adamı, o yolun bir militanı, yol eri bir “dai” olarak düşününce, Pir Sultan’ın, Alevilerin yaşadığı her yeri gezip, oradan deyişler söylediğini anlarız. Ben Pir Sultanı böylesi, bir dava adamı, böylesi bir yol eri olarak düşünmenin çok daha doğru olacağına, hatta böyle düşünmenin şart olduğuna inanıyorum. Böyle düşünce, Pir Sultan’ın, Alevi dünyasında yaşanılan sorunları, Aleviler ile muhabbet etmek için, Alevilerin yaşadığı her yeri gezip dalaşarak oralarda deyişler söylemiş olduğunu anlarız. Böyle düşününce anlarız ki, bir Pir Sultan Abdal var, o yaşadığı dönemin, yaşadı yerlerin verdiği ilhamla deyişler söylemiş, elimizdeki deyişler onun ürünü.
Her şeyden evvel Pir Sulan, yaşadığı o çağının adamıdır. O dönemde, Alevi dünyasında yaşanılan gelişmelerin içinde var olmuş, bunlara tanıklık edip, bunlar konusunda tavır almıştır.
Alevi dünyasında, bu dönemde yaşanılan en temel olaylar nedir, diye kendi kendimize sorup, öncelikle bunları gözümüzün önünden geçirelim. Sonra da o dönemde Pir Sultan’ın Alevi dünyasında yaşanılan olaylara karşı ne deyip nasıl bir tutum aldığını anlamaya çalışalım.
Öncelikle belirtmeliyiz ki, bu dönemde (1501’de), Şah İsmail’in önderliğinde Safevi devleti kuruluyor. Kızılbaşlar çitlerini bozup, “Şaha gidiyoruz” diyerek, bir eğilim başlatıp, her bölgeden, akın akın Şaha gitmeler başlıyor. Bunların en ünlüsü, Şah Kulu ile Nur Halifenin önderliğinde yürüyen kervandır. Pir Sultan’ın, deyişlerinde görülen, Şaha giderim konulu deyişler, işte bu dönemde yaşadığını gösterir. Pir Sultan’ın, Şah, Şaha gitmek temasını işlendiği deyişler çok fazladır, bunların birçoğu türkü olarak da söyleniyor, bu yüzden bunları burada yazmaya bile gerek yok belki ama biz yinede Şaha gitmeyi anlatan üç deyişini yazalım[5]:
Şah’a giden ben bir bezirgân gördüm
Ayrılmam katardan ben şimden geri
Hemen tutmuş hakikatin yolunu
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Bezirgân yükünü nereden tutmuş
Ona hizmet eden dergaha yetmiş
Sevdiğim sılada bir oda tutmuş
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Bezirgânın yükü ilm-i hâmil
Yolun cefasına olmuşum kail
Bezirgânlar başı Pirim İsmail[6]
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Bezirgânın yükü lâl ile gevher
Ana kâr mı kılar harami sefer
Bezirgânlar başı ol pirim Cafer
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Deryalar bekçisi dağlara nâzır
Nereye çağırsam orada hazır
Bezirgânlar başı Boz Atlı Hızır
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Bezirgânın yükü alana gider
Yolu Şaha doğru olana gider
Bezirgânlar başı ol Şahım Haydar
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Şu yalan dünyada ne bulduk vefa
Fırsat elde iken süregör sefa
Bezirgânlar başı pirim Mustafa
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Dost ilinden yola düştü bir sail[7]
Doğru işleyene Hak ola kail
Bezirgânlar başıdır âhir Cebrail
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Dizim tutmaz şu yokuşu çıkmaya
Bir han bulamadım yükü yıkmaya
Kerbelâ’da Şah Hüseyn’e akmaya
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Davran ey sevdiğim yokuşa davran
Kalktı Şah’a doğru gidiyor kervan
Erenlerden böyle kaldı bu devran
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Pir Sultan Abdal’ım aşığı çoklar
Kardeş bulamamış özünü yoklar
Korktuğumuz yerden yaran saklar [8]
Ayrılmam katardam ben şimden gayrı
Tek başına bu deyiş bile, o dönemin gerçeğini, toplumsal psikolojisini, Kızılbaşların şaha gitme arzusunu çok güzel anlatıyor. Ama biz Şah, Şaha gitmek temalı şu deyişleri de görelim.
Hızır paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can dayanmaz hasretine müşküne[9]
Pirim Ali On’ki İmam aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Çıkar çıkar Şah yoluna bakarım
Yüreğimi aşk oduna yakarım
Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Her nereye baksam yolum dumandır
Bizi böyle kılan ikrar imandır[10]
Şah’a malum olsun halim yamandır[11]
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Çıkarım bakarım yolun başına
İşi olan hep gidiyor işine
Bir ben mi düşmüşüm can telaşına
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Sabah seher vakti eser yelleri
Yare selam olsun esen Urum illeri[12]
Bize peyik geldi Şah bülbüleri
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Yaz selleri gibi akar çağlarım
Hançer alıp ciğerciğim dağlarım
Garip kaldım şu arada ağlarım
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Dertli sinem yanıp yanıp tütüyor
Aşk hançeri şu sineme batıyor
Mervan’ın ettiği bize yetiyor
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Pir Sultan Abdal’ım Mürvetli Şah’ım
Yaram baş verdi sızlar ciğergâhım
Arşa direk direk olmuştur ahım
Açılın kapılar Şah’a gidelim[13]
**
Karşıdan görünen ne güzel yayla
Bir dem süremedim giderim böyle
Ala gözlü pirim sen himmet eyle
Ben’de bu yayladan Şah’a giderim
Eğer göğerüben bostan olursam
Şu halkın diline destan olursam
Kara toprak senden üstün olursam[14]
Bende bu yayladan Şah’a giderim
Bir bölük turnaya sökün dediler
Yürekten derdini dökün dediler
Yayladan ötesi yakın dediler
Bende bu yayladan Şah’a giderim
Dost elinden dolu içimiş deliyim
Üstü kan köpüklü meşe seliyim[15]
Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim
Bende bu yayladan Şah’a giderim
Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde Şah diyeni öldürürlerse
Bende bu yayladan Şah’a giderim
Pir Sultan Abdal’ım dünya durulmaz
Gitti giden ömür geri verilmez[16]
Gözüm Şah yolundan Şahtan ayrılmaz
Bende bu yayladan Şah’a giderim[17]
**
Kul olayım kalem tutan ellere
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz
Şekerler ezeyim şiirin dillere
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz
Mevlayı seversen katip böyle yaz
Dünü günü Şah’a eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu kanlı Sivas
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz
Sivas ellerinde zilim çalınır[18]
Çamlı beller bölük bölük bölünür
Yarden ayrılmışım bağrım delinir
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz
Münafığın her dediği oluyor
Gül benzimiz sararuban soluyor
Gidi Mervan şâd oluban gülüyor
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz
Pir Sultan Abdal’ım ey Hızır Paşa
Gör ki neler gelir sağ olan başa
Hasret koydun bizi kavim kardaşa
Katip ahvalimi Şaha böyle yaz[19]
**
Hiç kuşkusuz bu dönemin en önemli olaylarından biri de, 1527 de yenilgi ile sonuçlanan Şah Kalender Çelebinin hurucudur. Kalender Çelebi ile Dulkadiroğlu bey zadelerinden Veli (ya da Deli) Dündar’ın önderliğinde yürütülen, Huruç eylemi, Boz Ok (Yozgat) Kayseri, Sivas Tokat, Elbistan, Cukurova bölgesinde yaşayan Türkmen oymaklarının katıldığı büyük bir halk hareketine (ayaklanmaya) dönüşmüş. Kalender Çelebi ile Veli Dündar’ın önderliğindeki halk güçleri, Kaz Ovası’nda, Tokat yakınlarındaki Cincife mevkiinde[20], bugün Banaz ile Sivas arasında bulunan, Karaçayır bölgesinde Osmanlı Ordusu ile çarpışıp, Osmanlı ordusunu bozguna uğratmışlardır. Pir Sultan’ın böylesi bir gelişmenin içinde olmaması beklenemez. Pir Sultanın deyişlerinden, onun bu hareketin içinde olup bunu anlattığını anlıyoruz.
Pir Sultanın şu deyişlerinin buna tanıklık ettiğini düşünüyorum:
Kırk yılın başında bir nur doğuyor
On iki imam Mehdi ile geliyor
Düldül eyerlenmiş Ali biniyor
On iki imam Mehdi ile geliyor
İstanbul’da aşkın kazanı kaynar
Onu içer cümle yoksullar baylar
Al yeşil giyinmiş yükünü taylar
On iki imam Mehdi ile geliyor
Sorarsanız bir elmadan çıkıptır
Kâfirlerin karasını yıkıptır
Sancakları Kazova’ya dikiptir
On iki imam Mehdi ile geliyor
Ali bir taç giymiş nurdan başına
Kim karışır ol Ali’nin işine
On iki İmam berk yapışmış peşine
On iki imam Mehdi ile geliyor
Rumeli’nde devlet hanlar tutuldu
Şad oluben top tüfekler atıldı
Zahir oldu kurt koyuna katıldı
On iki imam Mehdi ile geliyor
Pir Sultan’ım Haydar söyler özünden
Kâfir kırar topuğundan dizinden.
Ahdim kaldı ol Mehdi’nin yüzünden
On iki imam Mehdi ile geliyor[21]
***
Horasan’dan kalktı sökün eyledi
Elesti deminin yeli geliyor
Urum abdalları akın eyledi
Boşandı, Kevser’in seli geliyor
Geldi cebrail’e buyruldu nama
Yazdılar yayıldı Urum’a Şam’a
Yanında pir geldi Bektaş Urum’a
Şu kevn-i mekâna dolu geliyor
Urum erenleri indirdi başın
Yürüttü Urum’un kayasın taşın
Dediler Ali’dir bildiler neslin
Tanrının aslanı Ali geliyor.
Urum erlerinin arttı fırgatı
Dikildi arş-ı âlânın direği
Yayıldı sofrası, yandı çerağı
Hakk’ın da bir kudret eli geliyor
Buna şahit yerin göğün meleği
Kabul oldu müminlerin dileği
Kadıncık Ananın duydu kulağı
Pirim Hacı Bektaş Veli geliyor.
Pir Sultan’ım hile katmaz işine
Yol ehlinin karışılmaz işine[22]
Cihanı cem’eyledi hep başına
Tanrı’nın arslanı Ali geliyor.[23]
***
Hacı Bektaş tekkesinin dışından
Dediler bir suna eşti yalınız
Ayırmışlar yareninden eşinden
Dediler bir suna eşti yalınız.
Eşinden ayrıldı Beştaşa vardı
Kuru göllerde çok savaş kıldı
Ayrılık haberin Mucurdan aldı
Dediler bir suna eşti yalınız
Geçti mola Kızılırmak boyunca
Çeken bilir ayrılığı doyunca
Ayrılmıştır on iki imam soyunca
Dediler bir suna eşti yalınız
Aştı m’ola Kırlangiç’ın Belini[24]
Avcı rast gelirse yolar telini
Arzulamış gider dostun ilini[25]
Dediler bir suna eşti yalınız
Pir Sultan Abdal’ım gönlümüz paslı
Tutu kumru gibi kafeste besli
Hünkâr Hacı Bektaş Veli’dir nesli[26]
Dediler bir suna aştı yalınız.
***
Şimdi sunacağım deyiş, Şah Tahmab’ın (Doğumu: 1517- ölümü: 1576) Urum üstüne yürüyüşünü anlatıyor. Hem Pir Sultan’ın bu gelişmelere nasıl yaklaştığını hem de hangi çağda yaşadığını gösterdiği için buraya alıyorum.
Yürüyüş eyledi Urum üstüne
Ali nesli güzel imam geliyor
İnip temana eyledim destine
Ali nesli güzel imam geliyor
Doluları adım adım dağıtır
Tavlasında küheylanlar bağlıdır
Aslını sorarsan şahın oğludur
Ali nesli güzel imam geliyor
Tarlaları adım adım çizili
Rakibin elinden ciğer sızılı
Al yeşil giyinmiş köçek gazili
Ali nesli güzel imam geliyor
Meydana çıkar görünü görünü
Kimse bilmez evliyanın halini
Kaca Haydar Şah-ı Cihan torunu
Ali nesli güzel imam geliyor
Pir Sultan Abdal’ım görsem şunları
Yüzüm sürsem boyun eğip yalvarı
Evvel baştan on iki imam serveri
Ali nesli güzel imam geliyor[27]
Hem Osmanlı tarihini hem de Alevi tarihini inceleyen herkesin bildiği gibi, Kalender Çelebi hareketinin 1527’de yenilgiye uğramasından sonra, Anadolu tarihinde önemli bir halk hareketi, başkaldırı yani huruç eylemi olmaz. Bundan dolayı Ali Haydar Avcı’nın’da gayet doğru bir şekilde yazdığı gibi, Pir Sultan abdal’ın, “asılmasının nedeni isyan çıkartması ya da isyana önderlik etmesi değildir.”[28] Hal böyleyse yani Pir Sultan Abdal, bir ayaklanmaya önderlik ettiği için asılmadıysa niye asılmıştır, buna neden olan gelişme ne olabilir? Bu soruyu sorup üzerinde düşünmemiz gerekir.
Anadolu tarihinde, Aleviler açısından bakınca, Kalender Çelebi’nin huruç edişinden sonra yaşanılan en önemli olay, Hacı Bektaş Dergâhının, 1550’de, Osmanlı Devletince işgal edilip, Çelebiler dönemine son verilmesidir. Alevilerin Serçeşmesi olan, Hacı Bektaş Dergâhı’nın ellerinden alınıp, Dergâhın Osmanlı devletinin atadığı adamlarca yönetilmeye başlanması, Alevi dünyasında büyük bir deprem etkisi yaratır. Bundan sonra Alevi dünyasında hiçbir şeyin eski tadı kalmaz, hem Alevi dünyası hem de Alevi örgütlülüğü ikiye ayrılır; böylece kendilerine Bababağanlar ya da Dedebabalar denilen kesim ile Çelebilerin başını çektiği kesimin ayrılık süreci başlar. Pir Sultan Abdal bu ayrılıkta, safını belirleyip, Çelebilerden yana tavrını koymuş, bu uğurda çalışmıştır. Pir Sultan bu sürecin gerektirdiği çalışmalar içindeyken, bir muhbirin ihbarı sonucu yakalanıp asılmıştır.[29] Pir Sultan’ın “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” sözü de, bu dönemde Osmanlının, Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına atadığı kişiye karşı söylenmiş bir reddiye niteliğindedir; bunu böyle anlamak gerekir. Ben Pir Sultanın asılmasının, asıl nedeninin bu döneme ilişkin tavrı ile çalışmaları olduğunu düşünüyorum. Pir Sultan Abdal’ın deyişlerinde hem bu dönemin özelliklerini hem de bu gelişmelere karşı tavrını görebilirsiniz.
Osmanlı devletinin atadığı insanlar, dergâhları tekkeleri işgal edip, ele geçirince Çelebilerin öncülüğünü yaptığı kesim, gözlerden ıraklaşıp yer altına çekilerek, devletin ulaşamayacağı köylerde örgütlenirler. Bu olgudan kimi yazarların, “köy Aleviliği” – “Şehir Aleviliği” dedikleri ayrım ortaya çıkıyor. İlhan Başgöz, Sabahattin Eyuboğlununun, Pir Sultan Abdal, kitabına yazdığı, “Pir Sultan Abdal ve Pir Sultan geleneği” başlıklı yazısında söyle yazıyor: “Köy Aleviliği deyimini, onu tekke Bektaşiliğinden ayırmak için kullanıyorum.”[30] Dergâhları ile tekkeleri ellerinden alındıktan sonrada, Çelebiler başını çektiği kesimin, el altından, gizliden gizliye bu tekkeleri yönetip, oralardan yararlandığını düşünüyorum. Bu kanaatin bende oluşmasının nedeni, F. W. Haslok’un şu ilginç saptamasıdır. F. W. Haslok “Bektaşilik Tetkikleri” adıyla Milli Eğitim Bakanlığı yayın evince çıkarılan kitabında “Ankara Civarında Haydar es- Sultan Tekkesi’ni” anlatırken bir dipnotta şöyle diyor: “… Bunların şeyhleri merkezi Bektaşi tekesinin babasından (Ahi Dede)’den değil, tekke dışında yaşayan Çelebi dedikleri esrarengiz bir şahsiyetten “el alırlar”. Bu Hacı Bektaş’ın hakiki halefi ve dolayısıyla tarikatin meşru reisi olma iddiâsındadır.”[31] Bu da gösteriyor ki, Çelebilerin başını çektiği, eski geleneğin temsilcileri, çeşitli şekillerde bu dergâhlar ile tekkelerden yararlanıp, oraları kullanmışlar. Bu ayrı bir babta üzerinde durulup, tefekkür edilmesi gereken önemli bir konudur.
Osmanlı devletinin atadığı Sersem Ali Dedebaba, Hacıbektaş’a gelip, dergâhı yönetmeye başlayınca, Çelebilerin başını çektiği kesim bunu kabul etmez. Osmanlının atadığı Dedebabaların başını çektiği gurupta, Çelebileri gözden düşürmek için onlara karşı, yeni yeni tezler üretmeye başlarlar. Bu tezlerin başında Hacı Bektaş’ın hiç evlenmediği yani mücerret olduğu, Hacı Bektaş’ın soyunun – sulbünün sürmediği, Çelebilerin Hacı Bektaş’ın değil de İdris hoca ile Kutlu Meleğin çocukları olduğu yalanını icat ettikleri tez gelir. İşte “mücerretlik erkânı ya da mücerretlik yolu” denilen, uyduruk tez bu zaman ortaya çıkar; bundan önce Alevi dünyasında böyle bir iddia yoktur. Bunlar mücerretliği savunup evliliğe karşı oldukları için, Alevi yoluna girmek için iki evli çiftin müsahip olması şartını- kuralını da ortadan kaldırırlar. Hâlbuki yukarıda ayrıntılarıyla anlattığımız gibi, Alevilikte aslolan evli olan iki canın, kendileri gibi evli bir çift bulup onunla müsahip olarak yola girmeleridir; babaganlar işte bu kuralı bozdukları için, bu “mücerretlik erkanı” dedikleri bidat ortaya çıkar. Devlet erkanına yakın olan kimselerin, tarih içinde, ısıtıp ısıtıp getirdikleri, artık kimselerin yemeyeceği yemek budur.
İşte Pir Sulan Abdal bu tarihsel süreçte yaşamıştır, deyişlerini okurken, onun bu tarihsel süreçle ilgi tavrını yani bu ayrılıkta hangi safta olduğunu görebilirsiniz. Şimdi Pir Sultan’ın bu süreçteki tavrını gösteren deyişlerini inceleyelim. Bu deyişlerde, Pir Sultan Abdal’ın, Hacı Bektaş’ın evlatları olan Çelebilere bağlılığını, Mücerretliğe karşı çıkıp, musahipliği nasıl savunduğunu gösteren deyişleri yazacağım.
MÜCCERREDİM DEYÜ DAVA KILANLAR
Mücerredim deyu dava kılanlar[32]
Murtaza Kırkların başı değil mi?
İmamlar anası Kırklar aynası
Fatıma Ali’nin eşi değil mi?
Bilmem küstah mıdır Âdem’e tapan
Adem’in başında gülleri kokan
Dişi kuş değil mi yuvayı yapan
Erkek aslan ise dişi değil mi?
Anamız Havva’dır atamız Adem
Onlardan ayrılmaz yüzümüz bir dem
Havva anamıza hor bakan adam
Tanrının hışmından şaşı değil mi?
Havaya hor bakıp kendini yakma
Lanet halkasını boynuna takma
Muhammet Ali’nin yediği lokma
Anı sunanların işi değil mi?
Pir Sultan Abdal’ım cümlesi ekber
Murtaz’Ali değil mi onlara rehber
Şah İmam Hüseyin Zülfikar Kanber
Pençe-i Al’aba başı değil mi?
**
Hacıbektaş tekkesinin dışından
Dediler bir suna esti yalınız
Ayırdılar yareninden eşinden
Dediler bir suna esti yalınız
Eşinden ayrıldı Beştaşa vardı
Kuru göllerde çok savaşlar kıldı
Ayrılık haberin Mucurdan aldı
Dediler bir suna esti yalınız
Aştımola kırlangıcın Belini
Avcı rasgelirse yolar telini
Arzulamış gider dostun ilini
Dediler bir suna esti yalınız
Pir Sultan Abdalım gözlerim paslı
Tutu kumru gibi kafeste belsi
Hünkar Hacı Bektaş Velidir nesli
Dediler bir suna esti yalınız[33]
**
Bence bu nefesler Pir Sultanın 1550 de ki ayrılıkta, hangi safta olduğunu gösterir. Başka söze gerek yok ama burada musahiplik konusunu anlattığı deyişlerine bakalım.
İptida tâlip olunca[34]
Düşmana galip olunca
Dört can bir kalıp olunca[35]
Menzili bi-nihayettir
**
Dört kardeşiz bir kalıpta yatarız
Gömlek birdirbir vücuda çatarız
Kendimizi ateşlere atarız /
Ateş nedir duman nedir kül nedir. [36]
**
Musahiptir musahibin yarısı
İkiside bir elmanın yarısı
Eyübün teninde kovan arısı
O da her çiçekten bala getirir[37]
**
Erenler meydana gelir
Müminler ölmeden ölür[38]
Bu sırrı arifler bilir
Çoşuban akan seliz biz[39]
**
Pir Sultan’ım Hakkı hazır bilenler
Arayıp özünde gevher bulanlar
Hanidir ölmezden evvel ölenler
Can çıkar gider tenden haber ver[40]
**
Mescidim mihrabım üstad işidir
Yola secde kılmak farz oldu bize
Bir musahip gerek yola gitmeğe
Evliya buyruğu araz oldu bize[41]
***
Yukarda Pir Sultan’ın deyişlerinde musahipliğe gönderme yaptığı dörtlükleri (kıtaları) yazmıştım, şimdide özel olarak musahipliği anlattığı deyişlerini yazıyorum.
Musahipten özün seçen musahip
On iki imam dergahına varamaz
Musahibin sırrın açan musahip
On iki imam dergahına varamaz
Musahip musahibin sırrını açar
Evliyalar anın hışmından kaçar
Dünyadan ahrete imansız göçer
On iki imam dergahına varamaz.
Musahip var musahibin varisi
İkisi de bir elmanın yarısı
Özü çürük kalleş olsa birisi
On iki imam dergahına varamaz
Musahip musahibine bulsa bahane
Anı da sürerler bir ulu hana
Âhiri cehennem oduna yana
On iki imam dergahına varamaz
Musahip musahibine etse bir güman
Anda ne din kalır ne de bir iman
Şefaatçi olmaz on iki imam
On iki imam dergahına varamaz.
Pir Sultan’ım bed huylardan bezili
Yerden gökten umutcuğu üzülü
Musahip musahiple gezse küsülü
On iki imam dergâhına varamaz.
-*-
Pir Sultanın musahipliği anlattığı şu deyişi de burada anmak istiyorum
Eğer farz içinde farzı sorarsan
Yine farz içinde farzdır musahip
Dört kapıdan kırk makamdan ararsan
Yine farz içinde farzdır musahip
Müsahipsiz kişi ceme gelir mi?
Ettiği niyazlar kabül olur mu?
Muhammed Ali’den derman bulur mu?
Yine farz içinde farzdır musahip
Musahipsiz ise ceme götürme
Tecellisi bozuk Hakk’a yetirme
Musahipsiz ile durup oturma
Yine farz içinde farzdır musahip
Farz Allahtan kaldı sünneti kimden
Musahibin işi daima sırdan
Musahipli kişi ol Şah-ı Merdan
Yine farz içinde farzdır musahip
Pir Sultan Abdal’ım ey kerem kani
Yine sensin dü cihanın sultanı[42]
Aşnanı buldun müsahibin hani
Yine farz içinde farzdır musahip.[43]
Nejat Birdoğan, Çelebi Cemalettin Efendi’nin Savunması adlı kitaba yazdığı önsözde, “Çelebilik bir unvandır din tarihi bakımından bir unvandır. Hacı Bektaş Veli soyunun Mürselli veya Hüdâdatlı ayrımı yapmadan tüm erkeklerine verilen bu unvandır”[44] der. Çelebilerden söz etmek Hacı Bektaş’ın soyunun sürdüğüne gönderme yapmaktır. Pir Sultan “şimdi bizim aramıza yola boyun versin” diye başlayan deyişinde şöyle der
Pir Sultanım Çelebiye
Evallahım var veliye
Yoldaşına yol diliyle
Yolun sırrın soran gelsin.
TARİH KİTAPLARINDA PİR SULTAN
Hacı Bektaş Dergâhı, Osmanlı padişahının görevlendirdiği, dedebabalarca işgal edilip, Çelebilerin Dergâhtan çıkarılmasıyla baş gösteren ayrılığın yaşandığı o dönemde, Pir Sultan’ın Safevi Devletinde olduğunu düşünüyorum. Bu dönemde zayıf düşen Çelebiler ile eski Dergâh yönetimin, Pir Sultan’ı yardıma çağırdığını düşünüyorum. Bence Pir Sultan “Dost haber salmış durma gel diye / Gideceğim amma yol bozuk bozuk” diye deyiş söylemesi bu dönemin ruhunu yansıtır. Çünkü yolun bozulması, her şeyi bozup dadını kaçırmıştır. Bu deyişin tümü şöyledir:
Bu yıl bu dağların karı erimez
Eser badı sabâ yel bozuk bozuk
Türkmen kalkıp yaylasına yürümez
Bozulmuş aşiret el bozuk bozuk
Kızılırmak gibi çağladım aktım
El vurdum sinemin bendini yıktım
Gül yüzlü Cerenin bağına çıktım
Girdim bahçesine gül bozuk bozuk
Elim varmaz güllerini dermeye
Dilim tutmaz hasta halin sormaya
Dört kitabın manasını vermeye
Sazım düzen tutmaz tel bozuk bozuk
Pir Sultan’ım yaratıldım kul diye
Zalimlerin elinde mi öl diye
Dostum beni ısmarlamış gel diye
Gideceğim amma yol bozuk bozuk.
Yukarda, Pir Sultan’ı, anlatmaya başladığımda söylediğim gibi, Pir Sultan’ı, bir dava adamı, bir yol eri, olarak düşünmeliyiz. Bu yüzden Pir Sultan’ı, sadece Osmanlı devletindeki tarihçilerinin kitaplarında değil, o dönemlerde ki Sefevi Devletinin kayıtları ile Safevi devleti içinde olan tarihçilerin yazdığı kitaplarda da aramamız gerekir.
İran’a gittiğimizde, Kültür Bakanlığında görüştüğümüz heyet içinde, Şah İsmail Hatayi’nin kitabını hazırlayan, bir zatta vardı; ona Şah İsmail Safevi döneminden kalma kaç tane eser olduğunu sormuştum, o da 43 tane belge var demişti. Bu belgelerin tümü kitap değilmiş ama irili ufaklı belgelermiş. Bu kitaplardan Türkçeye çevrilenlerin sayısı, bir elin parmaklarının sayısını geçmez.
Safeviler Devleti döneminde yazılmış olan en önemli kaynaklardan biri, Rumlu Hasan ya da başka bir söylenişle Hasan-ı Rumlu’nun yazdığı, “Tarihlerin en güzeli” anlamına gelen “Ahsenü’t Tevârih” adlı kitabıdır.[45]
Bu kitabın birinci cildi diyebileceğimiz, 1404 yılı ile 1493 yıları arasındaki tarihi olayların anlatıldığı kısmını, Türk Tarih Kurumu Mürsel Öztürk’ün çevirisiyle orijinal adı olan, “Ahsenü’t Tevârîh“[46] adıyla yayınladı.
Bu kitabın ikinci cildi diye bileceğimiz kısmını ise, “Şah İsmail Tarihi”[47] adıyla Ardıç yayınları, yayımladı. Bu kitabın Ardıç yayınlarınca yayınlanan, baskısında her nedense kitabın tümünü değil, sadece 1494 yılından 1525 yılına kadarki olaylarının anlatımını kapsayan kısmını yayınlamış. Bu sonuca nerden vardığımı şöyle izah edeyim, Ahsenü’t Tevârîh’in, Farsçasını yayına hazırlayan, Dr. Abdü’l – Hüseyn-i Nevai’in yazdığı önsözden kitabın, 1577 yılına kadar gelen bir zaman dilimindeki olayları anlatmış olduğunu anlıyoruz.[48] Buradan şu sonuca varabiliriz ki, demek ki bu kitabın yaklaşık olarak 50 yıllıklı bir dönemini anlatan kısmı hala çevrilmeyi bekliyor.
Rumlu Hasan, önemli Safevi komutanlarından biri olan, bir dönem Kazvin valiliği de yapan Emir Sultan Rumlu’nun torunu, kendini böyle tanıtmayı yeğliyor; 1541 ile 1578 yılları arasında bizzat Safevi sarayında yaşamış, hem oradaki gelişmelere tanık olmuş hem de bilgileri oradan almış. Yani anlatılan tarihi olayların men bağından gelen, ilk elden bilgiler bunlar.
Rumlu Hasan’ın kitabın üç yerinde “Rumlu Pir’i Sultan” diye birinden bahsediyor, şimdi bunları yazıp üzerine düşünelim.
Hasan’ı Rumlu’nun Türk Tarih Kurumunca yayımlanan kitabında, kitabı İran’da yayına hazırlayan Dr. Abdü’l -Hüseyn- Nevai’nin, Hasan’ı Rumluyu tanıtan uzunca bir önsözü var. Bu önsözde, Hasan’ı Rumluyu anlatırken, Hasan-ı Rumlu’nun, Türkçede yayınlanmayan 1539 tarihi olaylarını bahsederken şöyle diyor: “Bu yılda Kazvin ve Savuh Bulag valisi Emir Sultan-Rumlu, Tebriz’de vefaat etti. Onun torunu olan bu satırların yazarı değersiz zerre, koruculuk hizmetine getirildi. Birliğini, iç temizliğinde akranlarından üstün olan Pir Sultan Halife’ye verdiler.”[49]
Rumlu Hasan’ın, Ardıç Yayınlarınca çıkarılan, “Şah İsmail Tarihi” adıyla yayımlanan kitabın iki yerinde de Rumlu Piri Sultandan söz ediliyor.
Örneğin: 1513/1514 yıllarında oHorasanH olayları anlatılırken şöyle deniyor:
“… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”[50]
1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor:
“… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”[51]
Şimdi hepimizin, sorması gerektiğini düşündüğüm soru şu: Acaba burada ” Rûmlu Piri Sultan” diye adı geçen kişi, bizim Pir Sultan(ımız) olabilir mi? Ben bu kanıdayım.
Ali Haydar Avcı, Pir Sultan ile ilgili “Pir Sultan Abdal” adlı kitabında, Faruk Sümer’e dayandırarak şöyle bir bilgi veriyor: “1549 yılında Şah Tahmas’ın Anadolu’ya yürüyüşü ve gerginliklerin arttığı dönemde halifeler arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halife Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?”[52]
Şimdi burada, “Rumlu” tabiri üzerinde de durmamız gerekiyor. Konunun iyice anlaşılması için bu şart. Rum, Rumlu ne anlamlarda kullanılıyor onu iyice bilince çıkarmamız gerek.
Bütün Anadolu’ya Urum eli dendiği gibi, özel olarak Sivas’a da Urum diyarı ya da kısaca Rum diyorlar; bu yüzden Rumlu ya da Urumlu tabiri birçok yerde Sivaslı anlamında kullanılıyor.[53] Osmanlı belgelerinde ise bu hepten böyle, örneğin Padişah fermanlarında “Rum Beylerbeyliğine” diye yazılan fermanlarda, Sivas eyaleti kastediliyor. Bu yüzden Rumlu Hasan’ın, kitabında geçen “Rumlu piri Sultan” denen kişinin, Sivaslı Pir sultan anlamında, bizim Pir Sultanımız olduğunu düşünüyorum.
Burada öz olarak, önemle söylemek istediğim şu: Bence Pir Sultan Abdal, Safevi devletinde, Safevi dünyasında tanınan, önemli görevler üslenmiş bir kişidir. Bundan dolayı da, Pir Sultan’ı Safevi tarihi kaynakları içinde de aramak gerekir. Bilindiği gibi, “Buyruk” ya da “Şey Safi Buyruğu” adıyla bilinen, “Menâkıb ül-Esrâr Behçet ül-Ahrâr” adlı kitapta da Pir Sulta’ın şiirleri vardır. Bu da Pir Sultanın o dünyada çok tanınan ünlü bir zat olduğunu gösterir.
PİR SULTAN’A MAHLASINI KİM VERDİ
Bilindiği gibi mahlas, âşıklarının deyişlerinde kullandıkları adlarıdır yani lakaplarıdır. Buna lakabı demek daha doğru olabilir. Bu lakapları, âşıklara çoğunlukla ya üstadı, ya da yolun ulusu bir kişi verir, bazı âşıkların mahlaslarını kendi kendine taktığı da olur. Pir Sultan şimdi sunduğum deyişinde, “Pirim beni Haydar dost diye çağırdı, ismimi bağışladı” diyor. Burada “Pirim bana bağışladı ismimi” derken, kendisine “Haydar dost” diyen kişinin, mahlası olan “Pir Sultan” lakabını verildiğini anlıyoruz. Peki öyleyse, burada bizim de sormamız gerekir ki, Pir Sultan’a, Pir Sultan adını veren bu piri kim olabilir?
Bu konuyu kendi kedime çok düşünüp, üzerinde tefekkür ettim. Yıllarını Pir Sultan’ı araştırmaya ayıran, bu konunun en bilge kişisi olan, dostum Ali Haydar Avcı ile bu konuyu konuştum. Ali Haydar, Pir Sultana, Pir Sultan adını veren pirinin Kalender Çelebi olmuş olabileceğini düşünüyor, bense Şah İsmail Hatayi olduğunu düşünüyorum. Pir Sultanın sözünü ettiğim deyişi şöyle:
Pirim bana bağışladı ismimi
Deftere yazıldım bir han içinde
On iki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir gün içinde.
Bir saatte yedi iklim dolandım
Saat geçti karar kıldım uyandım
Hikmeti görünce yine bulandım
Biraz çalkalandım cihan içinde
Ol ruh girdi bana Haydar dost dedi
Yaradan’dan nasibini istedi
Erenler ceminde işte post dedi
Ay olup oturdum bir can içinde
Alnıma yazıldı ak ile kara
El defterin bırak defterin ara
Kudret ıssı hikmetin göstere
Bu gün mihman kaldık mihman içinde
Pir sultan’ım eydur menzil ıraktır
Gülüp oynamanın sonu fıraktır
Şimdi geldik ama gitsek gerektir
Bir eyyam gezindik canan içinde [54]
Pir Sultan’ın deyişleri, yaşadığı çağın aynası gibidir. Ona bakarak, o çağı, o çağda Alevi dünyasında yaşanılan önemli olayları, o çağdaki coğrafyanın adlarını göre biliriz. Daha da önemlisi yaşadığı o çağların, toplumsal psikolojisini yakalayabiliriz. Toplumsal psikoloji sözünü Plakanov’un kullandığı anlamda kullanıyorum. Bunun için genel anlamda sanat, özel olarak da bu konuyu inceleyecek arkadaşlarımın Plakanov’un sanat üzerine yazılarını okumalarını öneriyorum.
Plakanov diyor ki, toplumsal psikoloji değişince, her sanatçıyı, ressamı da, müzisyeni de şairi vb de etkiler, bunlar bilerek ya da bilmeyerek o dönemin ruhunu yansıtırlar.
Bu söylediklerimin iyice anlaşılması için, Dadaloğlu’nun şiirlerinden iki örnek vermek istiyorum. Dadaloğlu, Kozanoğlu başkaldırısının şairidir. Huruç eyleminin ilk başlarında, Dadaloğlu yiğitçe seslenir:
Kalktı göç eyledi Avşar elleri.
Ağır ağır giden eller bizimdir.
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.
Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir.
Dadaloğlu’m birgün kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.
Der Dadaloğlu.
Sonra ayaklanma bastırılır, Avşar elleri perperişan bir halde dağıtılır. O zamanda Dadaloğlu şu türküyü söyler; ben bu türküyü ne zaman Ruhu SU’dan dinlesem, sesimi onun sesine katıp onunla söylemeye kalkışsam, gözlerim yaşarır, ağlarım.
Gine tuttu Gavurdağı boranı
Hançer vurup acarladı yaramı
Sana derim Mıstık Paşa öreni
İçindeki bunca beyler nic’oldu
Çınar sana arka verip oturan
Pöhrenk ile sularını getiren
Yoksulların işlerini bitiren
Samur kürklü koca beyler nic’oldu
Sabahaca kandilleri yanardı
Soytarılar fırıl fırıl dönerdi,
Ha deyince beş yüz atlı binerdi
Sana inip konan beyler nicoldu
Derviş paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik de attık alları
Altınımız geçmez akçe tunç oldu
Ağlayı ağlayı Dadalım söyler
Bu fani dünyayı şu insan neyler
Bir yiğidi bir kötüye kul eyler
Bundan sonra yaşaması güç oldu.
Sizden isteğim Dadaloğlu’nun, “Altınımız geçmez akçe tunç oldu” sözü üzerinde düşünmenizdir. Bu şiirin her mısrası alıcı olana, mücevher değerindedir.
Pir Sultan da uzun bir ömür sürüp, böylesi keskin dönemler yaşamıştır. Bunlardan dolayı da farklı ruh hallerinde deyişleri vardır. Örneğin O, bir döneminde şöyle der:
Hani bizim ile lokma yiyenler
Canı başı dost yoluna koyanlar
Sen ölmede ben öleyim diyenler
Dostlarda geriye kaçtı bulunmaz
Bir değişinde de şöyle yakınıyor:
“Felek kırdı benim kolum kanadım
Baykuş gibi viranlarda tünedim
Bu gün üç dostumun ağzın sınadım
Can feda yoluna der bulamadım.”
Başka bir deyişinde de şöyle diyor:
Pir Sultan Abdal’ım bu dünya fani
Baştanbaşa süren var mı devranı
Yârin bir çift sözü üşüttü beni
Yüce dağ başında buymuşa döndüm.
Sonra Pir Sultan’ın deyişlerinden anlıyorum ki, O’da kalabalıklar içinde yalnızlık çekmiş. Devrimci mücadele içinde militanca bir hayat sürenler bilirler, öyle anlar yaşanır ki, sizi bilip tanıyan, etrafınızda âdemoğlu çoktur ama siz, size haldaş, size yoldaş olacak birini bulamadığınız için yalnızlık çekersiniz. İşte bu duygusunu Pir Sultan dile getirirken, kendini balığa benzetip, “göl içinde çarhı döner susuzluktan bağrı yanar” diyor. Bir düşünün siz, balık gibi, göl içinde çarhı döneceksiniz ama susuzluktan da bağrınız yanacak. Yani insan kalabalığı içinde gezeceksiniz ama yalnızlık çekeceksiniz. Bakın O, bu duygularını şöyle dile getirmiş:
Ay Ali’dir, gün Muhammed
Okunan seksen bin ayet
Balık da suya hasret
Çarhı döner göl içinde
Göl içinde çarhı döner
Susuzluktan bağrı yanar
Müminler seyrana iner
Seyir var seyir içinde
Bütün bunlardan dolayı, inanıyorum ki, bana göre Pir Sultan adında bir tane adam var, bu değişik dönemlerde yaşamış, kendini bir yola verip, o davanın savunucusu olarak ilden ile elden ele gezmiş. Başından türlü uhubetler geçmiş, bunları deyişlerinde (şiirlerinde) bize anlatmış.
Vakti zamanında bir gün, Edremit’te İlhan Başgöz hocamın evine gitmiştik, bahçede bir masa etrafında oturduk, Van’dan gelen iki kişinin de olduğu bir ortamda muhabbet ediyorduk. O kişilerden biri, benim Pir Sultan Derneğinin yönetim kurulunda olduğumu öğrenince, şöyle yukardan bakan bir eda ile “söyle bakalım” dedi, “sence kaç tane Pir Sultan var?” Ben hiç tereddüt etmeden “bir tane Pir Sultan var” dedim. “Bilemedin” dedi, “ben tam sekiz tane Pir Sultan tespit ettim” deyip, başladı bunları saymaya. Sekiz tane Pir Sultan sayan bu adam sözlerini bitirince dedim ki, sen Pir Sultan’ın çeşitli dönemlerde, değişik ruh halleriyle yaşadığını düşünmeden, onu her döneminde dondurup, her döneminde ayrı bir Pir Sultan görüyorsun. Hâlbuki insan canlı bir varlıktır, yaşadığı süreçler içinde ruhen de bedenen de değişir. Bak dedim, benim adım Ali Rıza, ben 12 Eylül öncesi devrimci hareketin yükseldiği dönemde, Devrimci Gençlik militanıydım, Mahir Çayan’ın görüşlerini savunurdum, yakışıklı, herkesin takdir ettiği biriydim, o dönemde de ağzım laf yapardı, devrimci hareketin sorunları üzerine konuşmalar yapardım. Sonra ellerim koptu, hapishaneye atıldım, darbe oldu, devrimci hareketler yenildi, devrimci örgütler dağıldı, işkencelerden geçtim, bir dolu kitap okudum, beş yıl sonra hapisten çıktığımda gördüm ki, cezaevine girdiğimdeki dönemin toplumsal psikolojisi değişmiş, bambaşka bir toplumsal psikoloji oluşmuş, bizim eski değerlerimizin değerleri artık para etmiyor. O eski değerlerimiz içinde ben, mükemmel bir kişiydim belki ama 12 Eylül sonrası yükselen değerler içinde, hiçbir değerimin olmadığını gördüm. Bir defa bir elim yoktu, kaportamın görüntüsü bozulmuştu, param yoktu, iş yapacak bir mesleğim yoktu, tutunacağım devrimci bir çevre kalmamıştı, polis beni gözetliyordu. Şimdi sen, 12 Eylül öncesinde, yani devrimci hareketin yükselişte olduğu o günlerdeki Ali Rıza’nın konuşmaları ile yazdıklarını, bugünkü Ali Rıza’nın konuşmaları ile karşılaştırsan, bu iki kişinin aynı adam olduğunu düşünemezdin, buna seni kimse inandıramaz. Bundan yirmi, yirmi beş yıl önce de, konuşmalar yapardım, yazılar yazardım ama eğer sen, o günlerimi bilseydin bu gün gördüğün Ali Rıza ile o gün gördüğün Ali Rızanın aynı kişi olacağına tövbe inanmazdın. Değişen toplumsal psikoloji ile beraber, insan da değişiyor, sen canlı bir varlık olan insanı donduruyorsun, ortaya aynı insanın farkı görünümleri çıkıyor, sen bunları ayrı ayrı insanlar sanıyorsun, hatan burada dedim. Bence Pir Sultan ile ilgili yapılan en büyük yanlışlık buradan kaynaklanıyor. Ama bunları yaşamaya anlatması da zordur, bunun için anlaşılmamış olmasını normal karşılıyorum.
Şimdi, şöyle düşünün: Kalender Çelebinin huruç eylemi başlamış, Osmanlı Ordusunu bir iki yerde bozguna uğratmışlar, “Sancak kalkıp Kazovaya dikilmiş”. Pir Sultan’ın bu toplum Pisikolojisi içinde yazdığı deyişlerle, Kalender Çelebi hareketi yenilip, Osmanlının gelip Hacı Bektaş Dergâhını işgal ederek, Dergâhı yönetmeye başladığı dönemin toplumsal psikolojisi için deyişler söyleyen Pir Sultan aynı Pir Sultan olabilir mi? El insaf yani.
Yukarda Pir Sultan’ın Kalender Çelebinin hurucunu anlattığı deyişleri yazmıştım. Şu dört deyişi de hareketin başladığı dönemlerde yazdığını sanıyorum, bunları yenilgi sonrası “yol bozuk bozuk” diye dertlendiği deyişlerle karşılaştırın, farkı fark edeceksiniz.
**
Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin
Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin
Muhabbet eyleyip yokla pirini
Yusun senin namus ile arını
Var bir gerçek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin
Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden üzer dediler
Nefsâniyesine uyan gelmesin
Pir Sulan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların makamı aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kanidir
Gönülde karası olan gelmesin
*
Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin
Şeriatı – tarikatı
Hakikatı bilen gelsin
Kişi haleden anlayınca
Hakikatı dinleyince
Üstüne yol uğrayınca
Ayrılmayıp duran gelsin
Talip olunca bir talip
İşini mevlaya salıp
İzzetile selam alıp
Gönüllere giren gelsin
Koyup dünya davasını
Halka verip sevdasını
Doğrulayıp öz nefsini
Şeytanı öldüren gelsin
Pir Sultan’ın Çelebiye
Eyvallahım var veliye
Yoldaşına yol diliyle
Yolun sırrın soran gelsin
*
Muhammed Mehdi’nin hak sancağını
Çekelim bakalım nic’olursa olsun
Teber çekip münkirlerin kanını
Dökelim bakalım nic’ olursa olsun
Mahlûk deccal oldu insan haşarı
Asla bilen yoktur hayırı şerri
Teber çekip şu mağradan dışarı
Çıkalım bakalım nic’ olursa olsun
Müminleri bir katara dizelim
Güruh güruh şu âlemi gezelim
Zalimlerin sarayını bozalım
Yıkalım bakalım nic’ olursa olsun
Pir Sultan’a Huda yardım etmez mi?
Müminler bağında bülbül ötmez mi?
Bunca yattığımız garyrı yetmez mi?
Kalkalım bakalım nic’ olursa olsun.
*
Şimdi Pir Sultan’ın o deyişlerini, şu deyişleri ile kıyaslayın:
Yükseklerden enginlere endim ben
Felek şol kanadım kıraldan beri
Aklım aldı divaneye döndüm ben
Kudret oku elim uraldan beri
Şu dünyaya gelen bir bir gitmede
Hiç eksilmez derdim her gün artmada
Tur-Dağı tutuşmuş yanıp tütmede
Hakkın didarını görelden beri
Musa söyler idi bin bir kelamı
Kudret eli ile çaldı kalemi
Öküze yükletti cümle âlemi
Dünyanın temelin kuraldan beri
Pir Sultan’ım ah ettide gülmedi
Aradı derdine derman bulmadı
Hak uğruna serin verdi dönmedi
Ferhat şu dağları delenden beri
**
Çevrilip çevrilip üst ü yanımda
Ötme turnam ötme gönlüm şen değil
Benim derdim yeter bir de sen katma
Ötme turnam ötme gönlüm şen değil
Bir sağlık yeğ imiş dünya malından
Nice vaz geleyim zülfün telinden
Ayrı düştüm ol Şahımın ilinden
Ötme turnam ötme gönlüm şen değil
Bakmaz mısın şu ırmağın çuşuna
İn havada otur gönlüm köşküne
Seni beni yaradanın aşkına
Ötme turnam ötme gönlüm şen değil
Pir Sultan’ım eydür kesme âmanım
Erenlere bağlamışım gumanım
Seversen Ali’yi Şah’ı İmanı
Ötme turnam ötme gönlüm şen değil
**
Şu yalan dünyaya geldim giderim
Gönül senden özge yâr bulamadım
Yaralandım al kanlara belendim
Elimin kanını yur bulamadım
Güzel olan neyler altın akçeyi
Ârif olan düzer türlü bohçayı
Vucudumda seyreyledim bahçeyi
Dosta el değmedik nar bulamadım
Güzellerin zülfü destedir deste
Erenler Hak için orurmuş posta
Bir zaman sağ gezdim bir zaman hasta
Hasta halin nedir der bulamadım
Felek kırdı benim kolum kanadım
Baykuş gibi viranlarda tünedim.
Buğun üç güzelin nabzın sınadım[55]
Can feda yoluna der bulamadım
Felek benim kurulu yayımı yastı
Her köşe başında yolumu kesti
Keskin kadeh ile dolumdan içti
Yandı yüreciğim kar bulamadım
Pir Sultan Abdal’ım dağlar ben olsam
Üstü mor sümbüllü bağlar ben olsam
Alem çiçek olsa arı ben olsam
Dost dilinden tatlı bal bulamadım [56]
**
Sonuç olarak Pir Sultan Abdal, “ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim” dediği o tarihsel süreçte, bu yolun gereği olan çalışmalarını yürütürken, bir muhbirin gammazlaması sonucu yakalanıp, asılıyor. Bir deyişinde muhbirden yakındığına dayanarak, onun bir ihbar sonucu yakalanıp asıldığını düşüne biliriz. Söz konusu deyişini incelediğimizde bir ihbar sonucu yakalandığı görüşünün doğru olabileceğini düşünebiliriz. Söz konusu deyiş şöyle:
Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a
Erler himmet edin ben gidiyorum
Garipçe canıma kıldılar cefa
Erler himmet edin ben gidiyorum
Gidi kâfir gelir dedim imana
Ağlaşır kuzular hem yana yana
Getiripte hapsettiler zındana
Erler himmet edin ben gidiyorum
Baktı didelerim[57] yoldan kalmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum
Urganım çekildi sığındım dâra
Üstüme döküldü ağ ile kara
Muhbirin üstünde çıralar yana
Erler himmet edin ben gidiyorum
Gördüceğim bir karalı düş oldu
Gözlerimden akan kanlı yaş oldu
Benim derdim birbirine eş oldu
Erler himmet edin ben gidiyorum
Pir Sultan Abdal’ım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Ahir urgan boğazıma takıldı
Erler himmet edin ben gidiyorum[58]
Pir Sultan’ın asıldığı tarih konusunda, Abdulbâki Gölpınarlı, şöyle diyor: “Pir Sultan’ı astıran Hızır Paşanın da kesin olarak kim olduğunu söylememize imkân yoktur. Ancak Pir Sultan’ın, Şah Tahmasp zamanında yaşadığı muhakkak olduğuna göre, 1552’de Köstendil, 1554’de Şam Beylerbeyi olan, 1560’da da Bağdat Beylerbeyliğine tayin edilip 1567’de ölen Hızır Paşa olduğu söylene bilir. Çünkü bu adam Tahmasp’la çağdaştır ve ihtimal Bağdat’a Beylerbeyi olup giderken Sivas’taki bu hareketi de tenkil ettirmiştir. Bu taktirde Pir Sultan’ın ölümü 1557’den öncedir ve belki 1560’tadır”[59] diyor. Ali Haydar Avcı ise, “Ayrıca bu çalışma içerisinde sunduğumuz diğer belge ve veriler Pir Sultan’ın yaklaşık 1562 -1563’de siyaset edildiğini göstermektedir”[60] diyor.
*
Pir Sultan’ın yaşanılan tarihsel süreç içinde, kendini yola vermiş, bu yolun sorumluluğunun üzerine yüklediği görevleri yerine getirmeye çalışmış bir militan eren olarak düşünürsek, onu daha doğru kavrarız. O da zaten “üstüne yol uğrayınca ayrılmayıp duran gelsin” diyor. Bu yazımda Pir Sultanla ilgili bölümü, Abdülbaki Gölpınarlı’nın, Varlık yayınlarından, kendi adına çıkardığı, Pir Sultan Abdal kitabına yazdığı, şu değerlendirmesiyle bitiriyorum:
“Alevi-Bektaşi Edebiyatının kaynağı Yunus Emredir, kurucusu Kaygusuz Abdal. Bu edebiyatı sınırlayan ve bu sınır içinde en orijinal didaktik eserlerini sunan Hatayi’dir. Fakat bu edebiyatın en yüksek şairi, hiç tereddütsüz söyleyebiliriz ki Pir Sultan’dır. Hatta o, yalnız Alevi-Bektaşi Edebiyatının değil, Türk Halk Edebiyatı’nın en büyük şairlerinden biridir.”[61]
[1] Fuad Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 4. Baskı, Ankara 1981. S.217,
[2] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal adlı hacımlı kiştabında Şaha gitmek olgusunu uzun uzadıya işlemiş, konuyu merak edenlerin bu kitabı incelemelerini öneririm. Bakınız sayfalar, 83, 125, 126, 182, 184, 243, 244, 341, üçüncü baskı.
[3] Ali Haydar Avcı, Osmanlı Gizli Tarihinde Pir Sultan Abdal, 3. Baskı, Nokta kitap, İstanbul 2008. sayfa 382-383, Deyişin bir mısrası şöyle: Aşayım gideyim kanlı Tuna’dan / Bugünde kısmetim verdi yaradan / Yenice ayrıldım kaşı karadan / Onun için gözüm yaştı benimde.
[4] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitap yayınları, İstanbul 2008, sayfa 246- 247
[5] Burada içimden geçen bir sıkıntımı belirtmek istiyorum; gönlüm istiyor ki andığım her deyişin (şiirin) tümünü burada yazayım. Çünkü bir şiirin bir dizesi başka bir şiiri anlamamızı sağlıyor. Ama böyle yapınca da konu dağılır, okuyan sıkılır diye sıkıntılar çekiyorum. Sanatçılarımız da benzer kaygılardan dolayı okudukları türkülerin tüm sözlerini söyleyemiyorlar. Buda bilincimizi köreltiyor. Çok beğendiğim, olumlu bir öneriyi burada anmak istiyorum: Bu konuda, Ruhi SU Pir Sultan Abdal CD sinde- kasetinde güzel bir geleneğimizden söz edip, bizlere yol gösterirken şöyle diyor: “Bir açıklama: Halk arsında; bir ilahi, bir nefes ya da bir ozanın bir türküsü söylenirken, eksik söylenmemesine dikkat edilir. Eksik söylemek, bir ayeti eksik okumak kadar saygısızlık, bilgisizlik sayılır. Söyleyenin hüneri ve bilgisi bunlarla ölçülür. Bu, okumanın, yazmanın bilinmediği zamanlardan gelen bir kuraldır sanırım. Zamanla ve halkın katkısıyla sözler, ezgiler değişse bile kişiliklerin sürüp gelebilmesi; geleneğin bu yasaları sayesinde olmuştur. Bu böyle olmakla beraber bugün; bir konserde ya da bir büyük plakta şehirli dinleyicinin ilgisini uzun süre diri tutmak, sanatçının bir sorunudur. Bu nedenle, çeşitli türküler söylemek ve bunu belli bir süreye sığdırmak için, türkünün sözlerinde ister istemez bazen kısaltmalar yapmak gereğini duyarım. Bir nefesin ya da bir türkünün bütün dörtlüklerini söylesem, bir büyük plağa ancak dört, beş tanesini sığdırabilirim. Plakta bir metnin bütününü kapağa almakla, bu eksikliği tamamlama olanağını bulabiliyorum.” Ruhi Su. Bende burada andığım deyişleri dileyen kişinin kitaplardan bakması için mümkün olduğu kadar bir kaynak göstereceğim.
Alevi deyişlerini söyleyen sanatçıların tümü, kendilerini böyle bir sorumluluk içinde hissedip, böyle yapsalar hem işlerini çok da ha iyi yapmış olurlar, hem de bu kültürün gelecek kuşaklara taşınıp, deyişlerin birbirlerini tamamlayarak, birbirlerinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmasının yolunu açarlar.
[6] Pirim İsmail sözünün Şah İsmail olduğunu söylemeye gerek var mı?
[7] Sail: soran soruşturan, Haber götürüp getiren, araştırmacı,
[8] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Noktakitap yayınları, İstanbul 3. Baskı 2008, Sayfa84-85
[9] Bu beyitin şöyle bir çeşitlemesi benzeri daha var: Güzel Şah’ım çıktı m’ola köşküne / Can dayanmaz gayretine meşkine / Seni beni yaratanın aşkına / Açılın kapılar Şah’a gidelim.
[10] Çeşitleme: Bizi böyle kılan ahd ü amandır
[11] Çeşitleme: Zincir boynum sıktı halim yamandır
[12] Çeşitleme: Ilgıt ilgit eser seher yelleri /Karşıda görünür Urum illeri
[13] Ali Haydar Avcı Pir Sultan Abdal, Nokta kitap yayınları, İstanbul 2008, sayfa 243-244- 245
[14] Kara topraktan üste olmak ya da kara toprağın adlında kalmak Alevi edebiyatında yaşamak ölmek anlamlarında kullanılıyorlar.
[15] Meşe seli: Meşe ormanları yağmuru çekermiş. Özellikle bahar ya da yaz aylarında, hava günlük güneşlikken meşe ormanlarına yağan yağmurun oluşturduğu selin, ansının gelip ovayı kaplamasına meşe seli deniyor.
[16] Çeşitleme: gitti giden ömür geri dönülmez
[17] Ali Haydar Avcı Pir Sultan Abdal, Nokta kitap yayınları, İstanbul 2008, sayfa 248
[18] Sai: haber götüren, kouculuk eden haberci. Sailerin ayak topuklarında ellerinde zil bulunurdu. Şair ihtimal “Sivas illerinde ölüm fermanımı getiren zil çalıp bu haberi halka duyuruyordu demek istiyor. Bakınız Abdülbaki Gölpınarlı Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, sayda 44, Der yayın evi 1991 İst.
[19] Abdülbaki Gölpınarlı Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayın evi İstanbul 1991, sayfa 44. Ali Haydar Avcı Pir Sultan Abdal, Nokta kitap İstanbul 2008, saf 248-249
[20] Faruk Sümer, Safevi Devletinin Kuruluşu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara1999, sayfa 77.
[21] Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Baratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları, İstanbul 1991, 113 nolu şiir, sayfa 324.
[22] Bu mısra kitapta “Yol ehlini karıştırmaz işine” denmiş ama ben böyle olacağını düşündüm.
[23] Abdülbâki Gölpınarlı, Pertev Nili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları İstanbul 1991, 114 nolu şiir, sayfa 326.
[24] Kalender Çelebi hareketinin başladığı Kayseri yakınlarındaki bölge
[25] Kalender Çelebinin Erdebile Safevilere gitmeyi düşündüğü biliniyor, bu beyit ona gönderme yapıyor.
[26] Pir Sultan’ın bu deyişi, Kalender Çelebinin, Hacı Bektaş Veli neslinden olduğuna yürekten inandığını da gösteriyor.
[27] Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, 27 nolu şiir, sayfa 73-74. Dey yayınevi 1991 İst.
[28] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Üçüncü baskı, Nokta yayın evi, İstanbul, 2008, sayfa 292-293.
[29] Pir Sultan bunu söyle anlatıyor: “Urganım Çekildi sığındım dâra / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstüne çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum.” Ali Haydar Abcı, Pir Sultan Abdal, sayfa 277, üçüncü baskı.
[30] Sabahattin Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, Cem yayın evi, İstanbul 1977, sayfa 15. İlhan Başgöz, şöyle diyor: “Köy Aleviliğinin başka bir özelliği, devletle uzlaşmaya yanaşmamış olmasıdır. Fırsatını yakaladı mı Alevilik, Osmanlı devletine karşı ayaklanmış, eline fırsat geçmeyince de, ondan uzak durmuş, ona soğuk durmuş, onu benimsememiş.” Sayfa 23.
[31] F. W. Haslok, Bektaşilik Tetkikleri, Milli Eğitim Bakanlığı Yayın evi, Ankara 2000, çev Ragıp Hulûsi, sayfa53. Not: F.W.Hasluck’un kitabnın tümü, 2 cilt halinde, Ayrıntı yayın evince 2012 – 2013 yılında “Sultanlar zamanında Hıristiyanlık ve İslam” adıyla yayımlandı. F.w.Hasluck’un bu kitabı ANT yayınlarınca 1995’te yayımladı. Say yayınlarınca ise 2012 yılında PROF. Dr. Râgıp Hulusi (Özden) çevirisi ile yayımladı. Bu dipnot Say yayınlarınca yayımlanan kitabın 162. Sayfasında da var.
[32] “Bu deyiş 1552’den sonra Hacı Bektaş Dergâhına Sersem Ali Babanın postişin /Dedebaba olarak atanmasından sonra Bektaşiler arasında ortaya çıkan “mücerretlik” tartışması ve bölünmesiyle ilgilidir. Bu bağlamda bu tartışmada duyarsız kalmadığı anlaşılan Pir Sultan’ın yaşadığı dönem açısından da ayrıca tarihsel bir önemi vardır.” Ali Haydar Avcının Pir Sultan’ın bu deyişine yazdığı dipnot. Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitapları, Ankara, 2008, Sayfa576-577
[33] Sabahattin Eyuboğlu, Pir Sultan Abdal, Cem yayın evi, İstanbul 1977, sayfa 167
[34] Abdülbaki Gölpınarlı – Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları, İstanbul 1991, 47. Şiir, Sayfa 133 – 135
[35] “Dört can bir kalıp olunca”, sözü – tabiri, dört kişinin birbiri ile müsahip olmasını, dört canın bir insan kalıbına girip bir insan oluşunu anlatır
[36] Abdülbâki Gölpınarlı – Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları, İstanbul 1991, 29. Şiir, Sayfa 167. Deyiş için bakınız, Ali Haydar Avcı Pir Sultan Abdal, sayfa 771.
[37] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta yayınları, İstanbul 2008, sayfa 790
[38] Alevi inancında müsahip olup yola giren kişi, ölmeden önce ölüp eski günahlarından ayrılarak yeni bir sayfa açmıştır. Bunun için ölmeden önce ölmek yola girmek müsahip olmak demektir.
[39] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta yayın evi, İstanbul 2008, sayfa 860.
[40] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta yayın evi İstanbul 2008, sayfa 867
[41] Abdülbaki Gölpınarlı – Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları, İstanbul 1991, 21. Ek Şiirler, sayfa 252 .
[42] Çeşitleme: pir Sultan Abdal’ım keremler kani / Yine sensin iki cihan sultanı. Not: hey sözünü “ey” diye değiştirdim. Alevilikte hitap tarzı “hey” değil “ey” dir bence.
[43] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta yayınları İstanbul 2008. sayfa 710
[44] Nejat Birdoğan, Çelebi Cemalettin Efendinin Savunması, Berfin yayınları, İstanbul 1994, sayfa 9,
[45] Rumlu Hasanın Ahsenü’t – Tevarih’i 12 ciltmiş, ancak buğun bu ciltlerden sadece son 11. cilt ile 12. Ciltlerinin bulunabilindiğini biliyoruz. Farsça baskıyı yayına hazırlayan Dr. Abdü’l-Hüseyn-i Nevâi yazdığı önsözde şöyle diyor: “Kaynaklara göre Hasan-ı Rumlu, ayrıntılı tarihini 12 cilt olarak yazmış, fakat bunlardan sadece son iki cildi yanı 11. Ve 12. Bulunabilmiştir.” Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 2006, sayfa 16
[46] Hasan-ı Rumlu, “Ahsenü’t Tevârîh” Türk Tarih Kurumu yayınları 2006.
[47] Rumlu Hasan (Ahsenü’t Tevârih) Şah İsmail Tarihi, Ardıç Yayınları 2004
[48] Bakınız Hasan-ı Rumlu’nun, Türk Tarih Kurumunca yayınlanan, Ahsenü’t –Tevârîh, adlı kitabın, önsözünde şöyle deniyor: “Hasan-ı Rumlu’nun, kitabının bir yerinde kitabın yazılışının 980 (1572) yılında tamamlandığı belirtilmiş olmasına rağmen kitap 985 (1577) yılı olayları anlatılırken son bulmaktadır.” Sayfa 9.
[49] Hasan-ı Rumlu, “Ahsenü’t Tevârîh” Türk Tarih Kurumu yayınları Ankara 2006. Önsöz sayfa, 4
[50] Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ankara 2004, sayfa, 170
[51] Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ankara 2004, sayfa, 213
[52] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitap yayınları İstanbul 2008, sayfa 252
[53] Faruk Sümer, Safevi Devletinin kuruluşu, Türk Tarih Kurumu yayınları, Ankara 1999, şöyle diyor: “ Bilindiği gibi başlıca Şebin Kara Hisar, Sivas, Tokat, Amasya sancaklarından müteşekkil bölgeye Osmanlı idare teşkilatında eyâlet-i Rum denirdi.” Sayfa 43.
[54] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitap, İstanbul 2008, sayfa 356-357
[55] Bu deyişin başka bir versiyonun da. “Bugün üç dostumun ağzının sınadım” deniyor
[56] Abdülbaki Gölpınarlı, Perteb Naili Boratav, Pir Sultan Abdal, Der yayınları İstanbul, 1991, 30.nolu Şiir, Sayfa 120
[57] Dide: göz
[58] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, üçüncü baskı, Nokta kitap, İstanbul 2008, sayfa 277
[59] Abdülbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, Kapı yayınları, İstanbul 2013, sayfa 16
[60] Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, üçüncü baskı, Nokta kitap, İstanbul 2008, sayfa 277,
[61] Abdülbaki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal, Kapı yayınları, İstanbul, 2013, sayfa 24





